Gerçekten "Zorundamıyım?"

Keyifli Pazarlar…

Sizlerle yepyeni keşfettiğim reçel-blog’dan bi yazıyı paylaşmak istedim =) Gün içinde ne kadar çok gereksiz sorulara maruz kalıyoruz öyle değil mi? İşte yazı da tam bununla ilgili… Aslında bu yazıyı yazan kişi Su Zan Hanım bana o kadar yakın ki o yüzden yazıyı okuyunca tam da düşündüğüm gibi dile getirmiş dedim. Kendisini twitter’da takip etmek isterseniz @herseykritik kendi tabiriyle kafasına yatmayan her şeye muhalif bu yüzden her şey kritik =) 
Hadi hemen yazıyı okuyun eminim siz de beğeneceksiniz ♥
“Başkasının hayatını dert edinmek insanlardaki sorumluluk bilincinin gelişen tek yönü olsa gerek. Hangi okulu kazandın, niye kazanamadın koskoca bir sene kaybettin, ayy orası yerine bi sene kaybetseydin de düzgün bişi kazansaydın bari, ayy o da bi meslek tabi, nolcaksın sen şimdi bitirince, devlete girebiliyo musunuz,  stajı nerede yaptın, ne zaman mezun oldun, niye işe başlamadın, nerede işe başladın, sigortan var mı, ne kadar maaş alıyorsun, yemek yol içinde mi, bulamadın mı kız birini, bak iyiler ilk senelerden kapılır açıkta kalırsın, gördün mü bak okuyo diye gönderdik koca bulmuş da gelmiş, evlendiniz de bize davetiye gelmedi, o gelinlik neydi öyle, bi fotoğraf göndermediniz, evlenenli üç ay oldu daha evinizi göremedik, çocuk düşünmüyor musunuz, çalış çalış nereye kadar… ve daha binlercesi. İnsanlara karışma hakkını biz veriyoruz belki de güler yüzümüz ve anlayışlı hallerimizle. (Gerçi bazılarının gereksiz cüretkarlığı her türlü nezaket kuralını temelinden sarsar durumda.) Lakin konuşmadan önce kendi çocuklarınıza, kendi ailenize bir bakın gözünüzü seveyim. Herkesin imtihanı kendine diye bir laf duymadınız mı? Ulu orta konuşulur hale getirdiğiniz her mevzu sonra dönüp dolaşıp toplum ahlakının bozulması ve olağanlaştırılan sapkın hallere dayanıyor.  Siz elalemin daha büyük eve çıkalım kavgası yüzünden üç çocuklu aileyi dağıtmasını sakız haline getirirseniz başkası da günü gelir sizin anneliğinize laf söyleyebilir.
İşin bir de başkasını yüceltip kendini ezik göstererek övgü almaya çalışma taktiği var. “Ay bak onların toprağı var ben dört duvar arasındayım. Benim babam köy ağasıydı ömrümüz iş yaparak geçti kendiminkilerle beraber yirmi çocuğa baktım ben, on beş yaşımda gelin oldum.”  cümleleri ile “Köylülere bak şehirde nasıl yaşayacaklarını bilmiyorlar benim ömrüm şehirde geçti. Bizim ailemizde herkes vicdanlıdır, oturmasını kalkmasını bilir.” cümlesi arasındaki geçiş hızı speedy gonzales’te yoktur. Bu mantık kaymalarını yaşayan insanların bilinç sağlıklarını nasıl koruduklarına dair hiçbir tez üretemiyorum artık.
Bu klasik girizgah sonrasında kişisel tecrübelerimden yola çıkarak hepimizin aklını kurcalayan sorular yığınını dökeceğim önünüze. Okuldan mezun oldum babam çalışmamı istemedi, onunla girdiğim mücadelenin sonunda yüksek lisansa başladım bu seferde iş bulamayışım sorun oldu. İş buldum bu sefer de “ayy en azından evde oturmuyorsun” denildi. Kardeşimin arkadaşları evlenip çocuk sahibi olmaya başlayınca darısı başınalar yerini “elini çabuk tut artık”a dönüştü. Evde oturup kah kursa gittiğim, kah free lance çalıştığım dönemlerde toplumsal baskının da etkisiyle kendimi soktuğum bunalım hallerinden çıkmaya çalıştıkça içine gömülüyordum. Gereğinden fazla okumuş, piyasa için eğitimi fazla tecrübesi eksik, çevrem için çabalayıp sonucu alamamış, arkadaşlarım için hayatının düzenini oturtamamış, kendim için ise yapmak istediği bir sürü şey olup düşünmekten eyleme geçemeyen biriydim. Gerçi hala daha öyleyim.
Benim liseden mezun olduğum hafta bir arkadaşım evlenmişti. Şimdi üç çocuğu var ve ben vefasızlık yapsam dahi beni aramaktan, dua etmekten asla vazgeçmez. O evlenirken bazıları ah tüh vah ederken annem “Hayat şartlarına bakınca kardeşlerine bakacağına kendi çocuklarına baksın.” demişti. Benim için durum bu kadar basitti herkes okumak, evlenmek, çocuk doğurmak, yemek yapmak, gezmek, bilmek vs. zorunda değildir. Hayat şartları, aile etkisi, toplum standartları, tercihler ve daha birkaç şey sizi bulunduğunuz pozisyona getirebilir. Tabi ki genel kabullere göre insanlara işlenmiş bir hayat gidişatı vardır fakat bunlar birebir gerçekleşmediğinde insanlara çektirilen bu zulme anlam vermek mümkün değil. Tabi bu sırayı gerçekleştirenlerin içten içe sahip olduğu gurur da batan laflar sayesinde  kendini gösteriyor.
Şimdi gelelim sorular yığınımıza. İyi niyetimizi önümüze alarak bakarsak sizce babamın arkadaşının benim aldığım maaşı öğrenmek ile ne gibi bir kazancı olacaktır? Bana iş bulmaya girişen arkadaş eşrafından neden daha sonra hiç ses çıkmıyor? Benim kazandığım okul, kaldığım yurdun aylık ücreti, mezun olduğum tarih komşu teyzenin kaynını neden alakadar ediyor? Aile büyüklerimiz örnek göstermek için seçtiği o parlak elalem evlatlarını pazardan ithal olarak mı seçiyor? Bizi överken yüzlerindeki o memnuniyetsiz ifade ve gereksiz abartılı sevgi sözcüklerinin yapmacıklığından haberdarlar mı? Bir taraftan başkası için mutlu olmamız gerektiği öğretilirken diğer taraftan neden mutlulukları analiz ederek parçalamak derdindeyiz? Biz kendi mutluluğumuzdan toplum adına, din, aile ya da büyük değerler adına ödün verirken bunlara takılmayıp “başarı” denen şeye ulaşanlar neden alkışlanır ve bize serzenişler kalır? Bunlar gibi binlerce soru işte.
Şimdi ben gereğinden fazla okumuş, iyi niyetle baktığından emeğinin üzerine basılmakta bir beis görülmeyen, insanlar samimiyeti koz olarak kullanmasın diye mesafe koyduğu için sert olarak addedilen, sizinle muhatap olacağıma hiç bu işe girmem deme özgürlüğüne sahip olduğu için işleri yarım kalmış gözüken biri olarak ne yapmalıyım? Tüm bu didiklemeli soruları soran, hayatım hakkında hüküm yürütenlere karşı her dakika hayatımı, kararlarımı, düşüncelerimi açıklamak zorunda mıyım? Onlarla çene yarıştırıp yanlışlarını yüzüne vursam da beş gün kafalarında tartar kendilerini haklı gösterecek bir yön bulup gene karşıma dikilmeyecekler mi? Onları görmezden gelip hayatıma devam etmeye çalışınca sürekli çatışmaktan yorgun düşüp amaçlarımı sorgulamaya girişmeyecek miyim?
Dini bir adet olduğu üzere işine geldiği yöne çekiştirmeye çalışan günümüz insanlarının bozmadığı hiçbir düzen kalmadı. Ammavelakin insanlar çarpık dahi olsa hala bir soyut düzen üzerine ilerlemek derdindeler. Ayıp denen bir şey elbette var ve insan önce o ayıbı kendinde aramalı. Ayıbı yüzüne çarpılınca söyleyen değil söyletenin edepsiz olduğu da gözden kaçmamalı. İşte tam da bu yüzden; Okumak zorunda mıyım? Çalışmak zorunda mıyım? Evlenmek zorunda mıyım? Doğurmak zorunda mıyım? Sana dert anlatmak zorunda mıyım? Belki de değilimdir ya…”
Yazar: Su Zan 
www.recel-blog.com
Sevgiler ♥
Yorum Yap

Mola Bitti…


Herkese kocamaaan bir MERHABA =)


Yine blogumu çok ihmal ettiğimin farkındayım. Ama bu sefer çok haklı sebeplerim var. Neden mi??? Önce epeyce mücadele ettiğim soğuk algınlığım yerini zatürre mikrobuna bıraktı. Uzun bi süre annemde kaldım. Bebeğimle bile uzun süreli ilgilenemiyordum. Çok şükür ki atlattık o zor günleri…
Daha fazla ara vermeden sizlere hemen yazmak istedim. Koskoca bir yılı arkamızda bıraktık… Minik kuşumuzun artık 1 yaşı var. İlk gülüş, ilk ek gıda, ilk emekleme, ilk adımlar derken şimdi de ilk yaşımız ♥ Ne de güzel bir yıl oldu benim için. Annelik duygusunu en ince detaylarına kadar tatma fırsatı verdi kızım bana hala da veriyor çok şükür =) 


Ömrün güzelliklerle geçsin Cennet Kokulum ♥


Daha bol yazıyla daha çok karşınızda olmak dileğimle =)


Sevgiler ♥
Yorum Yap